Neşet Ertaş Kimdir? Hayatı Ve Eserleri Nelerdir?

Neşet Ertaş Kimdir? Hayatı Ve Eserleri Nelerdir?

Ertaş, türkülerinde aşkı ‘Leyla’ figürü ile simgeleştirir. Leyla, kendisinin bir zamanlar eşi olan kişi zannedilse de, aslında aşık olduğu tüm kadınları temsil etmektedir. Neşet Ertaş kendisini Leylasını arayan bir Mecnun olarak nitelendirmiştir. Aşk, Ertaş’ın türkülerinin en önemli üretim sebebi ve kendisinin de yaşam kaynağı olmuştur.

Hayatı ve Çocukluk Yılları: Türk halk müziğinin önemli isimlerinden biri olan Neşet Ertaş, 1938 yılında, Muharrem Ertaş ve Döne Ertaş’ın çocuğu olarak, Kırşehir’in Kırtıllar Köyü’nde dünyaya gelir. Doğduğunda duyduğu ilk ses, babası Muharrem Ertaş’ın ve bağlamasının sesi olur. Müzisyen bir babanın çocuğu ve Abdal Aşireti’ne mensup bir ailenin ferdi olması sebebiyle, çocukluğundan itibaren müzik onun yaşamında vazgeçilmez bir unsur olarak yer alır.

Neşet Ertaş’ın çocukluk yıllarında eline aldığı ilk çalgı, annesinin çamaşır tokacına tel takmak suretiyle yaptığı oyuncak bağlamadır. ilerleyen yıllarda babasının eve gelmediği günlerde, onun bağlamasıyla uğraşarak icrasını ilerletir. Hiçbir zaman babası Muharrem Ertaş’tan birebir bağlama eğitimi almamıştır.

Ona hayatının en güzel hediyesi olan tokaçtan bozma bağlamasını veren annesi, en son çocuğunu dünyaya getirirken vefat edince, Neşet Ertaş ve kardeşleri küçük yaşta öksüz kalır. Eşinin ölümünün ardından çocuklarıyla birlikte memleketinden ayrılan Muharrem Ertaş, Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne yerleşir. Geçimin dilencilikle sağlandığı ve Abdal Aşireti’ne mensup insanların yaşadığı Kırıksoku Köyü’nde tanıştığı Arzu Hanım ile üçüncü evliliğin yapar. Muharrem Ertaş, önceki evliliğinden olan üç aylık kızı Muhterem’in ölümünün hemen ardından askerlik görevini yapmak üzere evden ayrılır. Bu dönemde Neşet Ertaş ve kardeşleri, üvey anneleri ile birlikte yaşarlar.

Köçeklikten Dilenciliğe, Dilencilikten İcracılığa: Abdal Aşireti’nde, meslek olarak karşımıza çıkan köçeklik, dilencilik ve icracılık aynı zamanda bu geleneğin birer parçasıdır. Bu gelenekte, köçeklik çok küçük yaşlardaki erkek çocukları tarafından yapılmaya başlanır. isteyen, ileriki yaşlarda da bunu bir meslek olarak sürdürebilir. Neşet Ertaş da 5 yaşından 11-12 yaşlarına kadar düğünlerde zil çalıp oynayarak, babasının sazına ve çalgı takımına eşlik etmiştir. Kendisiyle yapılan çeşitli söyleşilerde, Abdal Aşireti mensubu olmasından ötürü dışlandığını belirten Ertaş için köçeklik, her geçen gün ikinci bir dışlanma sebebi olarak etkisini artırır. Fakat bu sayede küçük yaşta ritim duygusu gelişmiş ve düğün repertuarını erken yaşta öğrenmiştir.

Babasının askerlik görevini yapmak üzere evden ayrıldığı dönemde, evde ciddi bir geçim sıkıntı yaşamı-. Ev bütçesine katkıda bulunabilmek için, Neşet Ertaş da çalışmaya başlar. Kırıksoku Köyü’nden elinde sazıyla çıkar ve bir akrabasıyla birlikte on-on beş köyü günlerce gezerek dilenir.

Ertaş, 11-12 yaşlarında köçekliği bırakıp önce darbuka, ardından cümbüş ve keman çalmaya başlar. Babası ve çalgı takımıyla birlikte çevre köylerin düğünlerine, artık çalgıcı sıfatıyla katılır. Ertaş, bu çalgıların tamamını kendi kendine öğrenmiş ve hiçbir solistlik kaygısı duymadan, sadece babasının bağlamasına eşlik etmek suretiyle çalmıştır. Zira yörenin müzik uygulamalarında yer alan ‘tam çalgı’ içerisinde bağlama, solist sıfatıyla ön planda icra edilmektedir. Diğer çalgılar ise bağlamaya eşlik eder. Bağlamaya çalan ve türküleri söyleyen kişi müzikte ustalık mertebesindeki kişidir. İcrada ustanın önüne geçmek, onun icrasını arka planda bırakmak, bu tarz icra geleneklerine aykırı bir tutumdur. Babasının ustalığına hürmeten yanında hiçbir zaman bağlama çalmamış olan Neşet Ertaş, diğer çalgıları da yalnızca düğünlerde onun yanında çalmıştır.

Hayat Mektebi: “Ben çocukluğumu 5 yaşıma kadar yaşadım. Köy köy dolaşsak da çocukluğumu yaşadım. 5 yaşımdan sonra bitti her şey” diyerek öksüz katmanın bedelini küçük yaşta ödemeye başladığını belirten Neşet Ertaş, hiç okula gitmemiştir. Ağabeyi Necati’den alfabeyi, kendi kendine de okumaya öğrenir. Muharrem Ertaş’ın işinin düğün çalgıcılığı olması ve bu sebeple köy köy dolaşmaları, Neşet Ertaş’ın ilk eğitim sürecini okul yerine düğünlerde tamam-lamasına sebep olmuştur.

Abdal kimliğinden ötürü yaşıtları ve hatta yetişkinler tarafından dışlanmak, ölüm acısını hem anne hem de kardeş üzerinden yaşamak, kimi zaman açlık sınırlarına ulaşan bir fakirlik görmek ve sürekli mekan değiştirmekten ötürü sosyal yaşama entegre olamamak, Neşet Ertaş’ın erken yaşta hayata atılmasının sebepleri arasında yer alır. Böylece hayat mektebinin Kırşehir ve Yozgat gibi küçük şehirlerindeki dönemini tamamlayarak büyük şehirde daha zorlu bir dönemine başlar.

Büyük Şehre İlk Yolculuk: Neşet Ertaş’ın aklında Kırşehir’den ayrılma fikri çocukluğundan beri vardır. Bir gün, Muzaffer Sansözen’in Yurttan Sesler Programı’nda Hacı Taşan’ın çalıp söylediğini duyunca, bağlamasını alıp Ankara Radyosu’na gider. Yaşının küçük olması sebebiyle hiçbir şey çalıp söyletilmeden geri gönderilir. Fakat Ertaş’ın büyük şehre gitme isteği o kadar güçlüdür ki, kısa bir süre sonra Ankara’ya tekrar gider; Emin Aldemir’in tavsiyesi üzerine Yurttan Sesler Programı’nda bir türkü okumayı başarır. Sazı ve sözü Muzaffer Sarısözen tarafından öyle beğenilmiştir ki, o günden sonra Sarısözen iki-üç ayda bir Neşet Ertaş’ı çalıp söylemesi için Yurttan Sesler Programı’na çağırır.

İstanbul ve Ankara: Neşet Ertaş, Kırşehir’den İstanbul’a 14 yaşında göç etmiştir. Cebinde 2,5 lira ile yola çıktığı için ancak Ankara’ya kadar gidebilmiş, otobüs muavinleri-ne sabaha kadar bağlama çalma karşılığında İstanbul otobüsüne binebilmiştir. İstanbul’a gider gitmez bir otele yerleşip iş aramaya başlayan Ertaş, yedi günün sonunda Şençalar Plak Şirketi’nde iş bulur. Şençalar Plak’ın kapısına gidip iş aradığını söylediğinde ondan çalıp söylemesini isteyen Kadri Şençalar, yeteneğine inandığı Ertaş’la plak yapmak üzere kontrat imzalar. Böylece Neşet Ertaş’ın Neden Garip Garip Ötersin Bülbül adli deyişi seslendirdiği ilk plağı için artık tüm koşullar hazırdır. Kadri Şençalar, yatacak yeri ve parası olmadığını anlayınca, bağlamadaki ustalığına güvenerek Neşet Ertaş’ı Beyoğlu Saz adli pavyonda işe başlatır. Yaklaşık 2 yıl burada çalışan Ertaş, maddi bakımdan düzene girince otelden ayrılıp Hacıhüsrev’de yaşlı bir kadının evinde kiracı olarak yaşamaya başlar.

Ertaş, bir dönem, akşamları pavyonda çalıp söylemesinin yanı sıra günlerini, Ömer Gök’ün Kasımpaşa’daki ve Şemsi Yastıman’ın Beşiktaş’taki saz evlerinde geçirir. Bu saz evlerinde çeşitli sanatçılarla tanışma fırsatı bulur. Bir süre sonra, tüm sosyalleşme çabalarına rağmen İstanbul’da büyük bir yalnızlık hissine kapılıp şehrin zorlu şartlarına ayak uyduramayarak Kırşehir’e dönmeye karar verir. Fakat radyolarda ve İstanbul pavyonlarında çalışmış olan Neşet Ertaş için Kırşehir, artık mesleki’ açıdan onu tatmin edebilecek bir yer değildir. Bu sebeple kısa bir süre sonra tekrar Kırşehir’den ayrılır ve bu kez kendi memleketine daha yakın bir başka büyük şehir olan Ankara’ya göç eder.

Ertaş, Ankara’ya ilk gittiğinde Kırşehirli bir hemşehrisinin pavyonunda çalıp söylemeye başlar. Kısa süreliğine bir tanıdığın evinde kalır, daha sonra tek odalı bir eve çıkar. Artık buraya tamamen yerleşip hayatının Kırşehir fashnı tamamen kapatır. Zaten küçüklüğünden beri gidip geldiği Ankara Radyosu’nun açtığı imtihandan geçerek, ‘mahallî sanatçı’ unvanıyla ayda iki kez 15 dakikalık programlar yapmayı. başlar.

Radyo programları Ertaş’ın Ankara ve çevre illerdeki düğünlere çağırılmasına, konser ve hatta turne teklifleri almasına imkan sağlar. Neşet Ertaş, başkalarının turnelerine katılmış olmakla birlikte, kendi turne ekibini de kurarak dört-beş yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde konserler verir. Radyo programıyla her geçen gün ünlenen Neşet Ertaş, zamanla plak piyasasında da tercih edilen bir icracı olur. Plak kaydı için sık sık İstanbul’a gider. Bu piyasada yılda 5-6 plak kaydedecek kadar ünlenir. Ertaş’ın ilk plak kaydettiği yıllar gramofonun kullanıldığı yıllardır, fakat Neşet Ertaş’ın asil üne kavuştuğu yıllar pikap dönemine rastlar.

Neşet Ertaş Ankara’da yaşadığı yıllarda aynı zamanda saz yapımcılığıyla uğraşmıştır. Buradaki günlerini Ulus’ta Hüseyin ve Ahmet Usta’nın saz evine gidip bağlama teknesi oyarak geçirir. Bir süre sonra bu dükkanın sahipleri dükkanı Neşet Ertaş’a devretmişlerdir. Böylece Neşet Ertaş Saz evi oluşmuş ve Ankara icracılarının uğrak yeri olmuştur. Neşet Ertaş Saz evi, Ertaş’ın, ilk eşi Leyla Hanım ile tanışmasına da vesile olur. Ailesinin muhalefetine rağmen, saz evine, kendisini sık sık görmeye gelen Leyla Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Döne, Hüseyin ve Canan adli üç çocuğu olur. Fakat bu evlilik 7-8 yıl sürmüş ve Neşet Ertaş’ın askerden dönmesinin ardından sona ermiştir. Ertaş bu yılları mutsuz ve zorlu yıllar olarak tanımlar.

Almanya: Neşet Ertaş içkili mekanlarda çalışmaktan ve evli olduğu dönemdeki mutsuzluğunu giderme ihtiyacından ötürü aşırı alkol tüketmeye başlar. Gün geçtikçe bağımlılık boyutuna varan bu tüketim, bir gün sahnede çalarken parmağının tutulmasına ve başka bir gün de İstanbulda plak kaydındayken tamamen çalamaz hale gelmesine sebep olur. Bunun üzerine Hacettepe Hastanesi’nde uzun süre tedavi görür. Ertaş, daha sonra, bu tedaviyi tamamlamak için Almanya’ya gittiğini belirtmiş olsa da, Türkiye’den ayrılmasının başka sebepleri de olduğu muhakkaktır.

Kişiliği: Neşet Ertaş’ın kişiliğinde hâkim olan unsurların başında ‘hikaye anlatalğı’ ve (cloğaçlama yeteneği’ gelir. Ertaş’ın soyundan miras aldığı bu unsurlar, müziğinin yanı sıra, kendisiyle yapılan söyleşilerde ve sohbetlerde açıkça hissedilmektedir. Ertaş’ın bu özellikleri sebebiyle, söyleşilerde sorulan sorulara verdiği Ertaş’ın kişiliğinde önplâna çıkardığı bir diğer unsur ise cacı’dır. ‘Acı’, yaşamı boyunca çektiği çilenin ve bunun sonucunda çıkan eserlerin temelini oluşturur. Ertaş, bu unsur üzerine kurguladığı yaşam hikayesini, aşıklık, Abdallık gibi farklı toplumsal kimliklerle beslemiştir. Bu kimlikler, onun yaşamdan soyutlanmasına sebep olmuş gibi gözükür. Fakat Ertaş’ın düğünlerde çalmasından ve bu ortamın kurallarını yerine getirmesinden ötürü, gündelik ve sosyal bir yaşam içerisinde de varlık göstermiş olduğu muhakkaktır.

Aşıklık ve Aşk: Neşet Ertaş, rüyasına giren pirin elinden bâde içip tarikat sırlarını öğrenen ‘Hak aşığı’ veya `badeli aşık’ tipine uymaz. Kendisi de rivayetler -kendi söylemiyle hikayeler- üzerine kurulu bir sistemin aşığı olmayı reddetmiştir. Ustalaşma sürecine kadar geçirdiği evrelere bakıldığında Ertaş, ‘aşık’ özelliği taşıyor gibi gözükmektedir. 14-15 yaşlarına kadar babası Muharrem Ertaş’ın çırağı olarak aldığı eğitim, usta bir aşık olma yolundaki evrelerin tamamını kapsar. Hâttâ kendi deyimiyle babası tarafından kendisine ‘Garip’ mahlasının verilmesi, Neşet Ertaş’ın aşıklık yolunda son mertebeye eriştiğini gösteren bir durum olarak değerlendirilir. Fakat Neşet Ertaş’ın müzisyenliğindeki belirleyici faktör, asıl olarak düğün çalgıcılığıdır. Bu sebeple, Neşet Ertaş’ı çoğunluğun aksine, Anadolu’daki aşıklık geleneğinin modern çağdaki bir temsilcisi veya aşıklığın şehirli bir versiyonu olarak görmek yerine, profesyonel bir müzik üreticisi ve icracısı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Ertaş’ın hayatı, küçükken evcilik oynadığı sevgilisine karşı hissettiği naif duyguların peşinden koşup, aynı duyguları farklı insanlarda bulmaya çalışmakla geçmiştir. Kırşehir’de, İstanbul’da, Ankara’da ve Almanya’da aradığı sevgili aslında, türkülerine ilham olan, müzikal üretimini tetikleyen tamamen kendi zihninde yarattığı bir hayaldir. Ertaş, türkülerinde aşkı ‘Leyla’ figürü ile simgeleştirir. Leyla, kendisinin bir zamanlar eşi olan kişi zannedilse de, aslında aşık olduğu tüm kadınları temsil etmektedir. Neşet Ertaş kendisini Leylasını arayan bir Mecnun olarak nitelendirmiştir. Aşk, Ertaş’ın türkülerinin en önemli üretim sebebi ve kendisinin de yaşam kaynağı olmuştur.

Müzikal Kimliği/Türk Müzik Piyasasındaki Yeri ve önemi: Muharrem Ertaş’ın bir baba ve usta figürü olarak Neşet Ertaş’ın yaşamında büyük bir yeri vardır. Neşet Ertaş, yöre icracılarının, ama en çok da babasının bozlakları ve türküleriyle büyümüştür. Fakat hayatı boyunca dinlediği bu bozlak ve türküleri icra etmiş biri olarak, babasını taklit etme yöntemine hiçbir zaman başvurmamıştır.

Ertaş, soyunu, Kerem, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi isimlere bağlayarak bu soyun, babası Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve kendisiyle sürdüğünü bir ayrıcalık olarak belirtmiştir. Bazı müzik araştırmacıları tarafından ‘Muharrem Ertaş Ekolü’ olarak adlandırılan bu grup içerisinde Neşet Ertaş, oluşturduğu müzikal tavırla bu ekolden büyük ölçüde ayrılır.

Halk müziği piyasasında bozlak türünün ustası olarak nitelendirilen babasına karşın kendisi, asil olarak bir türkü ustasıdır. Neşet Ertaş’ın türkü türünde faaliyet göstermesi, müzikal bakımdan oldukça zengin bir yer olan Kırşehir’de yetişmesi ve türkünün, bozlak gibi bir uzun hava türüne oranla, şehirdeki dinleyici kitlesi tarafından daha kolay anlaşılır bir tür olmasından kaynaklanır. Neşet Ertaş kendi soyunu, türkü söyleme özelliği ile diğer topluluklardan ayırdığı gibi, kendisini de, şiirini çoğunlukla kendisinin yazdığı eserler besteleme özelliği ile Kırşehirli meslektaşlarından ayrılmıştır.

Ertaş, gelenekten gelen türküleri kendi üslubu ile icra ederek, olduklarından daha farklı bir şekilde dinleyiciye sunmuştur. Bu durum, türkülerdeki mahalli üslubun kırılmasına yol açmış olsa da, türkülerin yeniden gündeme getirilmesini ve şehir dinleyicisiyle buluşmalarını sağlamıştır. 1960’11 yıllarda Türk halk müziği, ülkenin müzik kültürünü oluşturma misyonunu edinen TRT sanatçıları, geleneğin kendisini bizzat yaşayan ve yaşatan yöre sanatçıları ile dönemin popüler müzik kültürünü halk müziği ile harmanlayan sanatçılar tarafından icra edilmektedir. Neşet Ertaş, geleneğin içinde yetişmiş bir icracı olsa da genç yaşlarda şehirde çalışmanın etkisiyle, popüler müzik kültürünü halk müziği ile harmanlayan sanatçılar kategorisine girmektedir.

Yaklaşık 400 plak, onlarca kaset ve bir o kadar long play kaydetmiş olan Neşet Ertaş’ın eserlerinin külliyatının tamamını olmasa da önemli bir kısmını günümüze taşımış olan albümler, Kalan Müzik Yapım tarafından 16 CD halinde piyasaya sunulmuştur. Zülüf Dökülmüş Yüze, Gönül Dağı, Dane Dane Benleri Var Yüzünde, Mühür Gözlüm, Niye Çattın Kaşlarım, Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısını, Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Anam Ağlar Başucumda Oturur, Çiçek Dağı, Vay Vay Dünya gidi türküler sayısını kendisinin dahi bilmediği onlarca eserinin arasından yalnızca birkaçıdır.

YORUMLAR

Wordpress (0)
error: Content is protected !!